| Söyleşi:
Uğur Yılmaz, Özgül Yavuz İnci, Armağan İnci, Duygu
Yarsur |
|
Emre
Altoparlak: 'Siz Ayakkabılarınızı, Ben Vücudumu
Eskittim' |

1)Parmakkaya
ilk Türk çıkışı (Haziran 1988)
David. Smeathon
2)Lahitkaya Batı ilk
çıkış (1988 yaz sezonu)
David
Smeathon
3)Direktaş Kuzey yeni
rota (1987 yaz sezonu)
David
Smeathon, Rıfat Başar, Hülya Koç
4)Demirkazık Kuzey batı
Sırtı (1989 yaz sezonu)
Ufuk
5)Demirkazık Doğu ilk
Türk çıkışı (Temmuz 1994)
Doğan
Palut
6)Kayacık Güney ilk
çıkış (Mayıs 1994)
Doğan
Palut
7)Eznevit Kuzey ilk Türk
çıkışı (Ağustos 1994)
Doğan
Palut, Batur Kürüz.
8)Koca sarp Kuzey ilk
Türk Çıkışı ((Temmuz 1996)
Doğan
Palut
9)Vay Vay Kuzey ilk Türk
çıkışı (Ağustos 1997)
Doğan Palut
10)Torasan Kuzey Doğu
Sırtı ilk çıkış (Eylül 2000)
Doğan Palut
Uğur: Dağcılığa kaç yılında, nasıl başladın?
Dağcılığa 1986 yılında
başladım ama ondan öce bir kampçılık ve otostop hayatım
vardı (gülüşmeler).
Duygu: İlginç hikayelerin var mı?
Otostop hayatım acayip
maceralarla doludur, sadece arabalarla değil trenlerle
de gezdik aynı zamanda.
Özgül–Duygu: Aslında otostop hayatını biraz anlatsan bu
yönünü biz hiç bilmiyorduk.
Otostop ve kampçılığa
lise yıllarında, Caner diye bir arkadaşımla birlikte
başladık.Değişik fikirlerimiz vardı, ne biliyim işte bir
göller bölgesine otostopla gitmek ya da Nemrut dağına
otostopla gitmek şeklinde. Göller bölgesine otostopla
giderken İznik gölü kenarında kalıp, orada adamın
çalılarını yakmıştık. Ertesi gün av tüfeğiyle bizi
kovaladı (gülüyoruz)… Göller bölgesinde de kendi
yaptığımız çadırda kaldık. Sera naylonundan yapmıştık,
hafif olsun diye değişik fikirlerimiz vardı. Mesela
ağaçlarını gittiğimiz yerlerde kesiyorduk, öyle
(gülüyoruz)…Onun haricinde trenle otostop yapmıştık.
Haydarpaşa’dan binip Nemrut’a kadar yanımıza sadece
yarım kilo krem peynir almıştık birde uyku tulumu
(Sultan Ahmet’te, bu Polonya malı dandik uyku
tulumlarından). Neyse Bilecik’teyken trenden inmemiz
icap etti, tren istasyona girerken Caner atladı ve
atlamasıyla beraber yuvarlanmaya başladı. Tekerlerin
altına girip öldü zannettim. Çünkü tencereler de ondaydı
şangır şungur (anlatırken gülüyor,biz de) sesler geldi,
sırt çantası da ondaydı. Sonra ben atladım. Tren gitti
ve polis arabası yanaştı hemen. Meğer o gün 1 Mayıs’mış
(Özgül: oha) istasyondan görmüşler bizi aldılar karakola
götürdüler. Ondan sonra nezarette bize zeytin ikram
ettiler, bir buçuk saat sonra serbest bıraktılar.
Gösterici zannettiler herhalde . Sonra otostopla devam
ederken ilk duran araba hüviyetlerimizi sordu, camdan
hüviyetlerimizi gösterdik öyle bindik (kahkahalar)…Ööyle
trenle geze geze Nemrut dağına kadar gittik. En son
Kangal’da tekrar trenden indik, Sivas Kangal. Acayip
büyük köpekler vardı, sabahın beşinde, korkmuştuk.
Başıboş dolaşıyorlar… İndiğimiz trene tekrar bindik,
Malatya’ya kadar öyle gittik. Sonra bayağı bir yürüdük.
Gece saat on bir miydi neydi, Nemrut dağı’nın oradaki
pansiyona kadar ancak ulaştık. Ertesi gün güneşin
doğuşunu seyrettik ve dönüşe başladık. Paramız da
bitmişti, otostop çektik kimse almadı, bir Kent turizm
durdu. Ağladık mağladık Kayseri’ye kadar götürdü.
Ankara’ya kadar geldikten sonra orada eşten dosttan para
bulup öyle geldik.
Armağan (Armi): Öğrencilik yılları değil mi?
Evet, lise.
Armi–Özgül:
Lise ha, vaay be…
Özgül: Annen baban kızmıyor muydu (Armi gülüyor)?
Yok, pek
karışmıyorlardı. Mesela biz makarnayı deniz suyunda
yapardık, tuz koymazdık falan, öyle kaçık fikirlerimiz
vardı. Hatırladıkça söylüyorum. Öyle bir Ege turumuz
olmuştu, sahilden yürümek gibi, o zamanda paso makarna
yiyorduk
Özgül: Nereden böyle bir hikayeye girdiniz?
Biz o zaman işte, Zen
Kaçıkları’yla ilgili bir kitap vardı ondan
etkilenmiştik.
Armi:
O zamanda ailenin karşı çıkmaması ilginç.
Evet, yani… Ben biraz,
kararlı ve inatçı olduğum için…
Armi:
Ne iş yapıyordu baban?
Asker emeklisi (Ehi-Ehi)
(Özgül: Allaaah).
Uğur: Peki, o süreçten sonra, dağcılığa nasıl geçtin?
Dağcılığa başlamamız da
buraya (Ballıkayalar) gelmemizle beraber oldu. 1980.İlk
buraya geldik, tesadüfen. Ondan önce Bolu’da kampta
yaptık, yayla evlerinde. İstanbul Üniversitesi (İÜ) iple
iniş yapıyordu, baya etkilenmiştik. Aa şunlara bak
falan.. Hiç görmediğimiz şeylerdi. Sonra Rıfat’la
tanıştım. Tabi o zamanın flaş isimlerindendi, en
iyilerinden… III+’lık yerlerde tırmanmaya başladık,
öyle… Sene 86’nın yazı işte. 85 belki. Çünkü 86’da ben
dağa gittim galiba, Aladağ’lara. İÜ’nin faaliyetiyle.
Uğur: Kimler var o ararlar Ballıkayalar’da?
Sami Aksoğan var, Rıfat
(Başar) var, Sadık var Karatoka, Armağan var, Ağrı’da
kaza geçiren, babalar bunlardı yani…Ara sıra Mehmet
Yuragilli geliyordu. Balkon rotasına İlk Kan’a falan
giriyordu. Ama müdavimleri Rıfat sonra da ben olduk
tabi. Sonra işte karşıdaki rotalarda çalışmaya başladım.
İlk yaptığım rotalar Dağların Aslanı, Baca, Davul. Lider
deniyorduk o zamanlar, Top Rope pek çalışmıyorduk. Ben
takozla çok çalıştım Davul’da. Sonra bir İngiliz katıldı
aramıza, yeni rotalar yaptık onunla. Percussion, İlk
Kan. O zaman rotalar boltsuzdu. Sikke vardı ama onu da
biz kullanmıyorduk. David’in etkisinde kaldık Bizim
ufkumuzu o açmıştı.
Armi:
Ballıkayalar’da Top Rope geleneği ne zaman başladı?
Zaten vardı, o zamanlar
kimse lead etmiyordu, ama biz lead giriyorduk, ben lead
giriyordum yani. Şunu söylemek istiyorum; şimdi bile Top
Rope giriyorum, o zaman lead giriyordum. Mesela Davul’a.
Şu Balkon rotasına çok lead girdim (takozla). Hiç
unutmam Balkon’un kilidinde yedi numara heksantiriğe çok
düşmüşümdür (gülüyor, biz de).
Duygu: Yani şimdi bile insanlar Davul’a lider girmeye
cesaret edemiyor, takozla girmek büyük cesaret…
İşte o zaman biraz daha
deliydik herhalde.
Duygu: Deli yürek! David’le nasıl tanıştınız?
O da tırmanan biriymiş,
buraya gelince ilk işi Atilla Erdemli’yle irtibata
geçmiş, dağcılık ajanı, ben tırmanmak istiyorum, kim var
falan filan diye. Sonra Rıfat’la beni buldu. Onunla da
beraberliğimiz öyle başladı, Aladağ’lara gittik 87
senesinde.Parmakkaya’yı denedik, vakit geç olmuştu,
dönelim dedim ama aklımızda kaldı. İkinci sene
gittiğimizde de çıktık orayı. Daha önce Direktaş’ın
Kuzey duvarını çıkmıştık, dört kişi. Rıfat, ben, David
ve bisikletçi Hülya.
Armi:
Kısa sürede büyük aşamalar kaydetmişsin.
Tabi, tabi. Bir senede
İlk Kan’ı temizledim mesela (Armi: lead?). Evet, ilk
girişimde. Daha önce hiç girmemiştim. David’in fikriydi
aslında, onun gözü vardı. Hep burayı çıkmak istiyordu,
geldik o gün kendini iyi hissetmiyordu, ben girdim. Yan
geçişten sonra (rotanın üst kısımlarında, kilit
bölümleri) istasyon aldım. Sonra o devam etmek istedi ve
ikilik faktörle üzerime düştü. Çok korkmuştuk, askı
istasyondaydık. Orayı da sonra tekrar ben götürdüm.
Benim de yüzüm kan içinde kaldığı için, rotanın adı İlk
Kan olarak kaldı. Aşağıya indiğimde her yerin kan olmuş
falan dediler (topluca: Waayy, ayyy…).
Duygu: Acaba nereden geldi kan, David’in çarpmasıyla mı
oldu?
Yok, hayır. Herhalde
yüzümü sıyırttım bir yerlere. David yanımdan uçarak
aşağıya indi (gülüyor). İkilik faktörle ve stoperlerle
askı istasyonda!
Uğur: Peki, o dönemlerde, başladığında senin bir ekol
olarak gördüğün şey neydi. Yani dağcılıkta bir şeyler
yapmak mıı, duvarlar tırmanmak mıı, yoksa mesela kaya
tırmanışında da ilerlenebileceğini düşünüyor muydun?
Güzel soru. O zaman
kayada hiçbir zaman yüksek dereceleri düşünemiyorduk,
tek hedefimiz dağ idi. Burayı bir antrenman yeri olarak
görüyorduk. Bizim zaten her zaman ilk amacımız (şimdi de
öyle) dağda tırmanmak oldu. Bu anlayış sonradan gelişti.
Yani 90’dan, 92’den sonra gelişti. İşte senin, Doğan’ın,
diğer arkadaşların katkılarıyla.
Bizim o zaman ki
antrenman sistemimiz de çok zayıftı, haftada bir
gelirdik buraya, hafta sonu kamp yapardık. Öyle evde
yapay duvardı, özel antrenman teknikleriydi bunlar
yoktu. Farkında da değildik açıkçası. Bilmiyorduk, nasıl
çalışma yapılır vs… Daha sonradan gelişti, zor rotalar
falan… Gavin geldi mesela, o aslında bu işi biraz o
açtı. Değişik rotalar yaptı, karşı tarafta, burada.
Biraz onunla başladı bu boltlama hikayeleri de. İlk
hatta Rıfat yaptı bu boltlama işlerini de. Öyle
(sessizlik)… O zaman zaten kaya tırmanmak çok popüler
değildi, dağdaki rotalar konuşulurdu yani. Hedefler
belliydi. Demirkazık kuzey duvarı, Parmakkaya, bu iki
tane büyük yer vardı. Ankara’da Batur (Kürüz)’la Recep
(Çatak), İstanbul’da da Rıfat’la ben vardık işte. O
zaman Türkiye’de önde gelen tırmanıcılar diyeyim artık..
Onlarla beraber bir yaz
faaliyet yaptık. İlk tanışmamızdı, Demirkazık tarafına
gittik. Doğu sırtından, kuleden geri döndük, geç oldu
diye. Oylama yapmıştık. Benle Batur gidelim dedi, Rıfat
kararsız kaldı, Recep dönelim dedi. Hatta o zaman
saçlarını gösterdi, hiç unutmuyorum, bu saçları biz
boşuna ağartmadık dönelim dedi ve döndük. Ama o
faaliyette daha sonra İtoturumu’nun arkasında çok güzel
yerlerde tırmandık. O rotalar şimdi pek bilinmiyor. İki
tane rota çıkıldı İtoturumu’nda. Onun arkasında Akilonya,
Zegabonya var oralarda sağlam kayalarda çıktık. Oralar
şimdi pek bilinmiyor ama bir fırsatta tanıtmak
gerekebilir. Çok güzel faaliyet olmuştu, Ankara’lılar
bize acayip şaşırdılar (performansımıza). Tabi o zaman
Türkiye’nin en iyi dağcıları onlar olarak biliniyor,
Recep’le, Batur. Ağrı’ları var, bilmem neleri var…
Dudakları uçuklamıştı yani, o ağır kamp yüküyle, o zaman
kondisyonumuz da daha iyiydi. Bu dediğim 87’de falan
oluyor.
Uğur: Peki, şimdi dağcılığın yanında düzenli olarak kaya
tırmanışı da yapıyorsun. Alpinizm ve kaya tırmanışına
bakışın nasıl, ikisini ayırıyor musun, ya da?
Yani, şöyle. Benim kaya
tarafım biraz zayıf kaldı. Dağda daha ciddi şeyler
yapmak istiyorsak, kayada da gelişmemiz lazım ama bunu
ihmal ettim. Yani burada hep formumu koruyayım
mantığıyla takıldım. Çok zor yerlerde, VII’lik veya
VIII’lik yerlerde kendimi fazla zorlamadım. Belki
antrenman programım zayıf kaldı o yüzden açıkçası
kendimi pek geliştiremedim, geçen bunca zaman içinde.
Uğur: Şu anda spor tırmanışa nasıl bakıyorsun?
Hiçbir negatif düşüncem
yok. Acayip iyi bence. Destekliyorum da, gelişmesi de
dağcılık açısından da iyi olur. Belki ileride ben de
spor tırmanıcı olacağım, dağlara gitmek zorlaştıkça
buralarda daha zor yerlerde konsantre olacağım.
Uğur: Tırmanış zor dedin ya (hayat şartlarından
bahsediyorum), yıllardır bu işi nasıl sürdürebildin?
Yani sevdiğim için
yapıyorum ben, hoşuma gidiyor benim dağa, doğaya gitmek.
Spor tırmanışla ilgili de doğru bir antrenman programı
uygulamadım (daha iyi olabilirdim), fazla bilinçli
olmadığım için kendimde de kabahat buluyorum Ama şu var
bende bırakmıyorum (Uğur: evet,evet..) yani. Düzenli
olarak geliyorum insanları görmek, doğayla beraber olmak
ve sevdiğim için.
Uğur: Kaç senedir evlisin. Funda (eşi) bu işlerle hiç
alakası olmayan biri, şimdiye kadar sorun olmadı mı
gidip gelmen vs…
Eee 93’te evlendim.
Evlenmek dağcığı etkiliyor tabi, ama benim karım hiçbir
zaman karışmadı o son derece hoşgörülüdür, tam tersine o
vicdan bende var. Evimi bırakıp dağa gitmek ya da spora
daha çok vakit ayırmak bende biraz vicdan yapıyor
açıkçası..Yoksa onların tarafında böyle bir şey yok, hiç
karışmıyorlar.Problem bende yani (Uğur gülüyor).
Uğur: Dağda da burada da sikke kullanmıyorsun. Hatta
bildiğim kadarıyla Doğan’a da bunu ilk aşılayan kişi
sensin. Bu Doğan’la ilgili olan repliği anlatır mısın?
Bu tamamen David’in
etkisiyle gelişen bir şey. Çünkü o zaman Rıfat sikke
kullanıyordu, ama David’le tanıştıktan sonra sikkeyi
kestik. Eee, sadece yukarıdan emniyetli çalışırken
istasyon alırken kullanırken kullanırdık. Ben hayatımda
hiçbir zaman ne burada lead ederken, ne dağlarda sikke
kullanmadım. Hep iniş amaçlı götürdük, sonra onu da
kestik açıkçası. Perlonla ya da takozla işi bitirmeye
başladık. Eee, bu bir anlayış meselesi. O zaman free-climbing
yani bu aslında Yosemite’lerden başlamış bir olay. Daha
sonra işte doğaya kayaya sevgili olmak için yani saygılı
olmak için gelişmiş bir olay. Biz de onun etkisinde
kaldık ama bunun başlangıç noktası David’dir yani.
Uğur: Peki Doğan İlk Kanı çıkmak istemiş sen ona takoz
vermişsin?
Doğan’la tanışmamız
karşı tarafta oldu, Percussion rotasında. Ben askerden
sonra ara verdim üç sene, yelkencilik yaptım. Sonra
tekrar buraya geri döndüğümde (evlendim ve teknemi
sattım), Percussion rotasında karşılaştık, o zaman
Yılmaz’da (Sevgül) vardı. Benim adımı duymuş o, bir
şekilde. Gördüğü zaman heyecanlandı biraz. Görüştük ve
ben sikke konusunda görüşlerimden bahsettim. Doğan’ın
benimsemesi çok kolay oldu, takılmadı yani. Mesela
Yılmaz hep sikkeci oldu, Doğan hiçbir zaman sikke
kullanmadı, ben öyle hatırlıyorum.Hemen benimsedi (biraz
da yatkın olduğu için), ben nasıl kolayca benimsediysem
oda öyle kolay benimsedi (sessizlik).
Uğur: Türkiye’de tırmanış yapmak konusundaki soruya geri
döneceğim, çünkü tam cevabı alamadım.
Yaa bu gerçek bir
problem, benim Türkiye’de gördüğüm en büyük problem bu
zaten. İnsanlar dağcılık klüpleriyle başlıyorlar, sürü
halinde ama hiç kimse o özveriyi gösteremiyor. Bu iş
özveri istiyor, vakit istiyor, o vakti verirsen
gelişirsin. Örnek Doğan, örnek sen, yani bunu yapmadığın
zamanda kaybolup gidiyorsun. İki kere iki dört yani. Son
derece basit bir şey. Ben o yüzden kopmuyorum zaten.
Biliyorum ki ara verirsem bunun dönüşü olmaz. Bir
şekilde burada kendini torna-çark misali o çark dönmesi
için belirli bir seviyede de olsa o sürekli aynı hızla
dönüyor. Ha onun hızını artırmak için özveriyi artırman
lazım oda işte zaman zaman dağ programlarına göre, yaza
doğru örneğin artırıyorum onun dozajını. Ama hiçbir
zaman da istediğim gibi olmuyor.
Uğur: Benim gördüğüm şöyle bir problem var, yaş
ilerledikçe sakatlıkların artması, artan sakatlıklarla
birlikte bunların daha zor iyileşmesi, bırakmada etkili
olan şeyler. Mesela Ümit’i bilirsin, bir dönemler
düzenli gelirdi. Sonra parmağından sakatlandı ve gelmeyi
kesti. Bu tip şeyler yaşadın mı hiç?
Ben şunu söyleyeyim,
bana zamanında hava atıyorlardı hala aynı ayakkabıyı mı
kullanıyorsun ben üçüncü ayakkabımı kullanıyorum diye,
ben de onlara şunu söyleyeceğim, siz ayakkabınızı
eskittiniz ben vücudumu eskittim. Bir kere parmağımdan
operasyon geçirdim, tamamen tendonlarla ilgili. omzumda
şu anda bir yırtık var, ameliyat olmam lazım. Çünkü omuz
yırtığı kapanmıyor. Yani bunlarda benim beklide
bilinçsizce yaptığım sakatlanmalar. bir şeyin üzerine
çok gidiyorum. Halbuki yapmamak lazım onu tekrarlamamak
lazım, yani zor bir yerde yapamadığın zaman bırakacaksın
açıkçası, taze gireceksin oraya, bunları yapmadığım için
hem parmağımdan ameliyat oldum hem de omzumda bir yırtık
var, beni son derece rahatsız ediyor. Hiçbir zaman yüzde
yüz performans alamadığım bir durum yani…Üstelik sağ
omuzum en önemli kolum yani.
Uğur: . Formunu nasıl koruyorsun mesela çok düzgün bir
fiziğin var, hiç kilo almıyorsun, zımba gibisin hala.
Bunu nasıl yapıyorsun? Çok fazla antrenman yapmıyorsun
(koşu-moşu) bildiğim kadarıyla.
Bol bol seks yapıyorum
(kahkahalar)… Şimdi onu şöyle söyleyeyim, haftada bir
koşum var (Uğur: valla?), bir gün Atölye’ye geliyorum
Atölye’nin açılması bana son derece faydalı oldu hemen
itiraf edeyim, birde havalar iyiyse haftada bir Tavşanlı
yapıyorum, totalde haftada üç oluyor, bu da yeterli
birde bünyem kilo almaya fazla müsait olmadığı için…
Aslında ben ilk başladığımda 60 kiloydum (87’de) o
zamanlar hiç yorulmazdım şimdi yoruluyorum açikçası, 10
kiloda fazlam var yani, öyle göstermesine rağmen, evet.
Parmakkaya’yı çıktığım zamanlar ben 60-61 kiloydum
(sessizlik).
Uğur soru alayım abi
(gülüşmeler)…
Uğur: Veriyorum abi, yemeklerle ilgili takıntıların var
mı, hani bizim diyet problemlerimiz olur ya onu yeme
yağlıdır, zarttır-zurttur, saat geçtir bilmem nedir.
Beslenmede böyle dikkat ettiğin şeyler var mı?
Ya ben çok yemem,
aslında eşimde çok güzel yemek yapar (Duygu: O humus
neydi o humus (gülüyoruz)), herkes sorar neden kilo
almıyorsun diye. Bir şekilde kontrol ediyorum kendimi.
Bir şeye çok abandığımı hissettiğim zaman tatlıya ya da
şekerli şeylere biraz ara veririm. Hiçbir şey yemediğim
günlerde oluyor, mesela Tavşanlı günlerim. Sabah
kahvaltısıyla günü bitiriyorum. Kendime dikkat ediyorum
ama çok da kıtı kıtına, ucu ucuna, insanı rahatsız
edecek şekilde değil. Bir de form tutma kaygısı var öyle
olunca bırakmıyorsun kendini.
Uğur: Peki, Bildiğim kadarıyla yabancı dergileri takip
ediyorsun.
Yani, High Magazine’e
uzun süre abone oldum. Düzenli olarak okudum. Bunlar
bence son derece faydalı şeyler. Oradaki insanların
tırmanışlarını, tırmanırken neler hissettiklerini,
antrenman programlarını okumak, haberler almak son
derece güzel ama aynı anda beni de üzüyor. Çünkü
aramızdaki makas çok fazla (gülüyoruz). O yüzden
bıraktım aboneliği (kahkaha atıyoruz)…
Uğur: Tırmanış için yurtdışına gittin mi hiç?
Gittikte hemen geri
döndük (gülüyoruz). Boyumuzun ölçüsünü aldık. Batur’la
bir Eiger maceramız oldu. Zamanlama hatası yaptık tabi.
Kötü havanın üstüne gittik ve bir hafta boyunca sadece
bir gün açık hava yüzü görebildik ve aynen geri döndük.
Uğur: Peki hiç yüksek irtifaya sulanmadın mı?
Yani yüksek irtifada çok
fazla gözüm olmadı. Bugün bile vaktim olsa yüksek
irtifaya gider miyim diye düşünürüm. Çünkü benim esas
hedefim Alpler’de mesela zor duvarları, teknik duvarları
çıkmak. Belki ondan sonra yüksek irtifa otomatik olarak
devreye girebilir, ama şu an zaten vaktimde müsait
değil, gözümde yok açıkçası. Biz şimdiye kadar
Aladağlar’da yabancıların yaptığı rotaların ilk
çıkışlarını yaptık. Aladağlar’da yeni rota sayısı çok
az. Torasan’da biz bir şeyler yaptık Doğan’la, Batur’la.
Bu yaz seninle düşünüyoruz bir şeyler (Uğur: inşallah).
Bundan sonra gözüm orada, yani dağda yeni rota yapmak,
ki bunun potansiyeli var yani. O potansiyeli bir şekilde
değerlendirip ekmekleri yemek lazım (gülüyoruz).
Uğur: Şu anda dünyadaki tırmanış ve dağcılığa
baktığında, sevdiğin baba dağcılar, tırmanıcılar kimler?
Şu anda benim hayran
olduğum Huber kardeşler var. Onların çıkışlarını
oluyorum hem dergilerde hem internette. Yani insan
açıkçası kıskanıyor hem sportif tırmanışta hem dağlarda
son derece başarılılar. Kaya olsun, buz olsun, mix olsun
çok iyiler. En son Ogre’yi çıktılar. Ondan önce Latok
serisini yaptılar ve bundan dolayı ödülde aldılar,
Fransa’da. Çok zor rotalar, ki Ogre düşün yirmi sene
boyunca dünyanın en iyi ekipleri oraya gitti. Havadan
dolayı ya da bir şekilde çıkılamadı o duvar. Ama bu
adamlar bitirdi orayı. Onun haricinde yüksek irtifada
Sloven’ler çok iyi, Khan Chang Chunga’yı çıkan adam
Thomas Humar. Messner’de onu havaalanında karşıladı, oda
çok iyi bir adam. Bence dağcılıkta tapılacak şeyler
azaldı. Bizim ülkemizde hala bir potansiyel var. Çünkü
yapılmış şey çok az. Yurt dışına gidince de aynı
rotaların tekrarı ya da ne bileyim yeni rota bana biraz
zor geliyor. Örneğin Alp lerde, çok iyi olmak lazım
yani. Kendi adıma onu yapabilir miyim, zannetmiyorum.
Ancak çıkılmış olan rotaların tekrarı olabilir
Uğur: Türkiye’de Aladağlar’dan başka düşündüğün dağlar
var mı?
Mesela Ağrı’ya kışın
gitmeyi çok istiyorum. Bir de Cilo’lar müsait olursa
oradaki dağ hacim olarak Aladağlar’ın bir üstü ve ben
çok görmek istiyorum ama tabi güvenlik nedenlerinden
dolayı belki biraz zaman gerekebilir.
Uğur: John Dunne’la tanıştın İngiltere’de, onun
hikayesi?
93’te İngiltere’ye
gittim, David evine davet etti. John Dunne’ın da orada
olduğunu ve bir mağazası olduğunu söylediler. Mağazasına
gittik. Bayağı bir alışveriş yaptım. O sıra çok pazarlık
yaptığım için hiç unutmam adam biraz sabırlı ol ben sana
bir şeyler yapacağım demişti (Uğur kahkaha atıyor).
Gerçekten güzel bir indirim yaptı. Ufak tefek ama
fiziğinin üst kısmı oldukça ilgi çekici. Mütevazı, sıcak
kanlı, keşke onunla tırmanma imkanımız olsaydı, çok
isterdim. Beraber hatta İskoçya’ya tırmanmaya da
gidecektik ama havalardan dolayı öyle bir şansımız
olmadı.
Uğur: Senin söylemek istediğin şeyler var mı?
Tavşanlı’dan bahsetmek
istiyorum. Bugün geldiği düzey bence son derece güzel.
Zor rotaları yapan birçok arkadaş var ve bu beni motive
ediyor açıkçası. Bunu son derece destekliyorum. Bazı
yerlerden olumsuz mesajlar, yönlendirmeler gelse de bu
işin önünü kimse kesemez, gücü yetmez. Artı dağcılığımız
bence hala primitif düzeyde. Tapılan faaliyetlerin
kalitesi düşük. Üniversite klüplerinin gidip yürüyüş
rotalarıyla faaliyet kotarması bence dağcılığımıza çok
fazla faydalı olacak bir şey değil. Daha tırmanışa
yönelik faaliyetler yapmaları, kamp yüküyle dağın altını
üstüne getirecek faaliyetler yapmaları lazım ki dağcılık
bir yere gelsin. Ama işte son zamanlarda arkadaşların
kitap yazmaları olumlu bir gelişme. Bu bir çok insanı
etkileyecektir. Bence doğru yoldayız ama çok gerideyiz.
Uğur: Genel olarak
tırmanışa baktığında büyük bir kitle gibi görünüyor ama
işin içine girdiğinde biraz farklı. İş yapan, devam
eden, ilerleyen adam hala az.
Bunun tek bir sebebi var
Uğur, özveri. Yani bir insanın bu yola kafasını koyması
lazım. Ben neden arzuladıklarımı yapamadım çünkü kafamı
koymadım, farklı bir yaşam tarzı benimsedim. Evlendim,
bir işim olsun istedim. Daha dağcılığa başladığım zaman
ya da askerden döndükten sonra iş hayatına girmeyip
dağcılıkta kalsaydım bugün farklı bir noktada
olabilirdim. Bunu rahatlıkla söylüyorum. Vakit ayırmak
gerekiyor. Maalesef oda bizim arkadaşlarda yok. Mesela
Doğan haftanın yedi günü bu işine ayırıyor. Sen haftanın
beş gününü ya da yedi gününü ayırıyorsun, n’oluyor
böylelikle bir yerlere geliyorsunuz. Bakın Öztürk,
hayatını bu işe adadı. Sen bu işe adadın. Doğan bu işe
adadı, full-time çalışıyorsunuz. Türkiye’de alt yapıda
eksik. Hem çalışacağım, hem evli olacağım, hem çocuğum
olacak, hem de dağcılıkta çok iyi yerlere geleceğim
demek, bence ancak Avrupa’da olur. Türkiye’de zor.
Nerede gidip antrenman yapacaksın, şehirde koşacak yer
yok. Şehirde nerede tırmanış salonu var? Ben Anadolu
yakasında oturuyorum Ortaköy’e gitmek zorundayım.
Halbuki evimin yakınında olsa her akşam gidebilirim.
Falan filan yani…
Uğur: Türkiye’sen senin haricinde başarılı gördüğün
dağcılar var mı (samimi olarak söyle)?
Hemen söyleyeyim benim
Türkiye’de dağcılık tarzını beğendiğim ve en başarılı
gördüğüm tek adam Doğan’dır (yüksek irtifacıları da buna
dahil ediyorum). Çünkü tarzı farklı bu işe hayatını
koydu. Tırmanış derecesi ve tırmanış gücü çok yüksek.
Ama ona da şöyle bir eleştiri getirebilirim, daha fazla
dağlarda iş yapıyor olması gerekirken o da kendini spor
tırmanışa kaydırdıp, dağ tarafını biraz eksik bıraktı.
Eğer dağlara yönelecek olursa çok iyi şeyler yapmaması
için hiçbir sebep yok. Aslında yapıyor da daha fazlasını
yapabilir.
Uğur: Son olarak 11ARTI’yla ilgili ne düşünüyorsun?
Teşekkür ederim, benimle
konuştuğun için. Dergiye her türlü desteği vermeye
hazırım. İstanbul gibi bir yerde bir derginin olmaması
bence son derece ayıptı zaten. Bu hepimizin bir kabahati
ve kusuru. Böyle bir şeye önayak olduğunuz için sizleri
tebrik ediyorum. Her türlü yardıma da hazırım. |