Ağustos
ayının başlarında Hollanda’dan Fransa’ya doğru yola
çıktığımızda Avrupa’nın kuzeyi kara bulutlarla
kaplıydı. Belçika kralının 1900'lerin başında solo
tırmanırken öldürüldüğü tarihi Freyr bölgesi ve
bouldering'in merkezi olan Fountainbleau’ye uğramak
anlamsızdı. Grenoble’ya vardığımızda güneş nihayet
yüzünü gösteriyor ve şehri geçer geçmez hayatımda bir
arada gördüğüm en fazla kayayı görüyorum, bant üstüne
bant, kilometrelerce tırmanış alanı. Fransa’dayız!
Fransa
1000'in üzerinde tırmanış bölgesiyle bütün dünyadan
spor tırmanıcıların iyi tanıdıkları bir yer. Verdon,
Fountainbleau, Chris Sharma tarafından dünyanın en zor
rotasının tırmanıldığı Ceuse, Lergrand, Petite gibi
birçok efsanevi tırmanıcının geldiği ülke. Bizim
buralarda yapmak istediğimiz nihayet bol bol on-sight
denemeleri, değişik kaya yüzeyleri üzerinde tırmanmak
ve tabii ki tırmanışın bu kadar gelişmiş olduğu bir
ülkede bölgelerin nasıl açıldığını ve tırmanıcıların
hücumuna uğrayan doğanın bu severleri tarafından
zarara uğramaması için alınan önlemleri görmek. Bir de
rotalara verilen derecelendirmeyi, rotaların açılma
tarzı ve bolt aralarını Turkiye’deki bölgelerle
karşılaştırabilmek.
İlk olarak
büyük bir heyecanla Orpierre bölgesine gittik. Çadırı
kurduğumuz kampingden kayalar mükemmel görünüyordu.
Ama heyecanımız fazla uzun sürmedi. Bu bölge köye
turist gelsin diye açılmış. Köy boltlama masraflarını
karşılamış, birçok rota sanayide çalışan insanlar
tarafından boltlanmış, yani tırmanıcılar tarafından
değil ve bundan dolayı nerdeyse her metrede bolt var
ve rotalar stil olarak birbirine çok benziyor. Negatif
yüzeyler tırmanıcılar tarafından açılmış ve biraz daha
karakterli ama yapay tutamak açılmış, tutamağın
koptuğu yerde ya tutamak yerine yapıştırılmış ya da
rotaya bir yapay tutamak eklenmiş. Kısacası bir
tırmanış bölgesinde işlenebilecek tüm günahları
işlemiş bu adamlar. Kayanın kalitesinin çok iyi
olmamasına rağmen bu bölge kısa bolt araları ve
yumuşak derecelendirmesinden dolayı ilk defa gerçek
kayada tırmanan yapay duvarcılar arasında çok popüler.
Bölge ayrıca Fransız Alpin Kulübü tarafından da eğitim
alanı olarak kullanılıyormuş.
Dört gün
kalıp kaçtık...
Ceuse
bambaşkaydı. Kampingin sahibi olan çiftçi resepsiyon
ve bakkal olarak iş gören ahırın kapısında asılı duran
ülkeler listesine Türkiye’yi ekliyor. Ceuse’deki ilk
Türkler Öztürk ve bize Paris’ten katılan arkadaşımız
Oya oluyor. Çiftçi amca gururla dünya şampiyonu
Graham’de burada diyor. Hangi Graham ya diye
konuşuyoruz. Kamping alanı tırmanıcılarla dolup
taşıyor, en az 150 kişi var ve tipler başka bir
gezegene geldiğim kuşkusunu uyandırıyor; üçgen
vücutlular ve ince çıtalar gezegeni. İki ağacın
arasına gerdikleri perlonların üzerinde çıplak ayakla
rahatça yürüyenler, 5 topla juggling yapanlar, hamakta
North Face, şapka ve güneş gözlüğü takmış kitap
okuyanlar, akşamları ot kokusu ve araba radyolarından
yükselen müzikler ve ahıra kurulmuş yapay duvarda
basamak olarak kullanamayacağım tutamaklarda negatife
girenler. Bir de herkes birbirine seni bir dergide
gördüm mü sorusuyla bakıyor ama çiftçi Graham var
dedi, başka kimse yok, Graham’da kim? Bilmiyoruz.
Ertesi gün
bir saatlik yürüyüşten sonra kayalara vardığımızda yer
kapmaca başlıyor. Gölgedeki sektörlerde boş rota yok
ve birçok rotada ekspres asılı. Eğer rotada kimse
yoksa izin alıp asılı ekspresleri kullanarak
çıkıyorsun. Redpoint in modası da geçmişe benziyor.
Herkes denemelerini ve çıkışlarını pinkpoint yapıyor.
Bolt araları uzun ve derecelendirme sert ama kaya
gerçekten mükemmel. Bu kadar sağlam, bu kadar güzel
hatlar ve 1800 metrede başlayan rotalardan vadiye
bakış bu kadar yürümeye değiyor. Gölgede boş bir
rotanın ilk boltunda siyah bir ip asili görünce bu
rotada neden kimsenin tırmanmadığı anlaşılıyor. Bu
birinin projesi. Olay şu; rotayı açan kişi rotayı
düşmeden tırmanamıyorsa ilk bolta bir ip veya kurdele
asarak rotayı başkalarına kapalı tutuyor. Mantığı?
Rotayı açma zahmetinde bulundum ve ilk çıkışta benim
hakkım. Ben ilk çıkısı yapmadan kimse bu rotaya
tırmanamaz. Bu kayaya sahiplenme durumu birçok ülkede
saygı görüyor. Amerika’da projeye zaman sınırlaması
getirilmiş. Eğer üç ay içinde çıkamadıysan rotayı
herkese açmak zorundasın. Bu kalabalıkta pek rahat
tırmanabildiğimiz söylenemez. Belki yanlış mevsimde
geldik, bahar daha uygun olabilir. Kışın ise bölge
yüksekte olduğu için tırmanış yapılamıyor ve kayaların
üzerindeki alan kayak pistine dönüşüyor.
İkinci
günümüzün sonunda kamp alanına doğru yol alırken
biographie sektöründe Realization’da bir tırmanıcı
görüyoruz. İnce uzun ve şapkalı bir genç sanki altı
tırmanıyormuş gibi rahat ve akıcı bir şekilde
tutamaktan tutamağa atlıyor ve sonrada düşüyor. Graham,
ünlü tırmanıcı Dave Graham. Sessizce seyrediyoruz ve
Öztürk bir iki resim çekiyor. Rota gerçekten inanılmaz
zor ve o kadarda güzel görünüyor. Bakalım
çıkabilecekmi??
Ceuse
gerçekten çok iyi tırmanıcılarla dolu. Rotaların çoğu
orta derece ve daha fazlası. 7a dan (8) aşağı pek
ekmek yok..... .
Kampinge
haftada birkaç defa Fransa usulü bohçacı uğruyor.
Bohçacı minibüsünün arka kapılarını açıp malzemelerini
serdiğinde yok yok gibi. Prana tişörtleri, ip
torbaları, ekspres ve tabanları yenilenmiş ikinci el
tırmanış ayakkabıları. Özellikle Pranalara (kesinlikle
ucuz olmamalarına rağmen) rağbet çoktu. Arkadaşımız
Michael (bizim Mikail) bize katılınca şenlendik. Ama
Michael uzun yürüyüşe karşıydı (Ben Alpinist miyim
ya?!). Güneşte birkaç gün daha kavrulup Boux’a doğru
yola koyulduk...
Bir
zamanlar Ceuse kadar popüler olan Boux’ta Fransa'nın
tanınan klasik bölgelerinden biri. 1958'den beri
tırmanılıyor, 80'lerde Marc Le Menestrel ilk 8a’yı
(10-) açıp tırmanıyor,bölge bir Alman tırmanış
dergisinde yayınlandığında bir sezonda binden fazla
tırmanıcının hücumuna uğradığında bölge kapatılıyor.
Herkesin her yere çadır kurması, yol kenarındaki
negatiflerde tırmanmak isteyen tırmanıcıların
arabalarıyla yolu tamamen kapatması ve biriken çöpler
köy halkını ve doğa severleri çileden çıkartıyor.
Koyun maddi desteği ile park sorununu çözmek için park
alanları yapılıyor ve kurallar konuluyor: Kamp yapmak
tamamen yasaklanıyor ve kanyonun büyük bir kısmı
tırmanışa kapalı tutuluyor. Su anda en yakın kamping
ise bölgeden 10 km uzaklıktaki sevimli Apt kasabasının
göbeğinde. Kampingde aileler ve emekli Almanlar
çoğunlukta. Karavanları ve ev büyüklüğündeki
çadırlarının önünde masalarını kurmuş gündüzleri
mayolarını giyip yakıcı güneşin altında kitap okuyor
veya örgü örüyor, akşamları ise şehirdeki
restoranlardan döndükten sonra kağıt oyunları ile
zaman öldürüyorlar. Burada biraz göze battığımız
söylenebilir. Bir kere kimse iki Alman, iki Türk ve
bir Hollandalıdan oluşan grubumuzun nereli olduğunu
anlayamıyor. İngilizce, Türkçe ve Almanca birbirine
giriyor çorbaya dönüşüyor. Genelde Rolling Stones veya
benzeri sakin müzikler eşliğinde bol kahve ve
sigaralı kahvaltımızdan sonra yavaş yavaş kayalara
gitmeye hazırlanır gibi oluyoruz. Hava çok sıcak, ben
uyuyorum, Michael bitmek bilmeyen 300 metrelik
solucanın başrolü oynadığı bir bilimkurgu kitabına
dalıyor, tırmanış dergileri ve Boux’un krokisi elden
ele geçiyor. Tırmanma hevesini hissedenlerimiz ağaçta
bouldering yapmakla yetiniyor. Yeterince göze
batmıyormuşuz gibi birde Michael 80'lerde moda olduğu
ve İtalya’daki bir tırmanış dükkanından aldığına dair
yemin ettiği cırlak sarı çiçekli taytını giymeye karar
verip bununla akşam kasabada da dolaşma cesaretini
gösterince sporcu değil, sirkten kaçmış tipler
olduğumuza karar vermiş olacakları kesin.
Boux’un
kumtaşı ve kireçtaşının karışımından oluşan kaya
yapısı çok değişik bir tırmanış stili gerektiriyor.
Rotalarda ayak ve tutamak bulmak birkaç gün alıyor ama
bu teknik tırmanış stiline alışmaya başladığın andan
itibaren de büyük bir zevk veriyor. Lynn Hill’de
burayı çok sevmiş ve bölgeye taşınmaya karar vermiş.
Lynn Hill’i tırmanırken seyretmeyi çok isterdim ama
yerel tırmanıcılar yazın sıcağından kaçmış olmalı (çok
haklılar).
Bölgenin
tek dezavantajı ise yakınlarda bir tuvaletin olmaması
ve gelen tırmanıcıların küçük bir çukur açıp sonrada
üzerini kapama gibi bir alışkanlıklarının olmaması
yüzünden patikadan saptığın anda ‘boka batma’
diyebilirim. Herkesin sigara izmaritlerine kadar
çöpünü götürmeye dikkat etmesine rağmen ormanda
tuvalet kağıdı ve sektörlerin bazılarının tuvalet gibi
kokması pek hoş değildi. Doğaya saygımız ne kadar
büyük olursa olsun, bölge yalnızca belirli bir insan
sayısını kaldırabiliyor, bu sayı kontrolden çıkıncada
altyapı oluşturma gereği kaçınılmaz hale geliyor.
Bölgenin
doğası harika. Yüzyıllarca özenle bakılmış ve betonun
izine bile rastlayamayacağınız küçük köyler, lavanta
tarlalarının parfümü ve rengi, üzüm bağları ve yerel
şaraplar. Fransa bize burada en güzel tarafını
gösteriyor...
Yağmurdan
sonra şimdide sıcaklardan kaçmak niyetiyle birkaç yüz
kilometre ileride bulunan ve tırmanış dergisinin
resimlerinden nehir kenarında olduğunu çıkardığımız
Gorge Du Tarn’a(Tarn kanyonu) tırmanıp terlediğimiz
anda kendimizi suya bırakma hayalleriyle yola
çıkıyoruz.
Uzun ve dar
bir yoldan, kayalarda açılmış sayısız tünelden geçerek
kendimizi muhteşem bir kanyonun ortasında buluyoruz.
Burada kayaların binde biri bile boltlanmamış. Nehirin
karşı tarafında vahşi ve bozulmamış bir doğa. Aman
öyle kalsın.. Gorge Du Tarn kaya tırmanışından çok
kano yapma imkanıyla tanınan bir yer. Her yerde kano
kiralanıyor ve halk tamamen turizmden yaşıyor.
Sektörler birbirinden kilometrelerle ayrılıyor. Bu da
hepsini birbirinden farklı kılıyor, sanki farklı
bölgelerde tırmanıyormuşsun gibi, ama aracın yoksa
burayı unut veya kendini günün yarısını yürüyerek
geçirmeye hazırla. Burada iki hafta geçirmeyi
planladığımızdan nihayet proje seçip üzerinde
sınırlarımızı zorlayabilmeyi umit ediyoruz. Ama çok
sektör var ve hepsini görme ve birer rota tırmanmayı
deneme merakı planlı programlı çalışma fikrini camdan
atıyor. Yalnızca Muse diye bir sektöre üç defa gitmeyi
basardık. Orada üç metrede başlayan tavanda Ozturk bir
8a (X-) denemeyi planlıyor ama ilk gün yanlış rotaya
giriyor, sonrada doğru rotada çalışmayada vakit
kalmıyor. Bende gözüme güzel bir 7b’lik (VIII+/IX-)
rota kestirmiştim ama 8 denemeden sonra vakit
tükendi(Bende tükenmiştim zaten). Orda burada
debelendik, on-sight birşeyler yaptık ve geri
döndük...
Türkiye’yle Fransa’yı karşılaştırdığımda söyle
farklar göze çarpıyor:
ONLAR
-onlarda
bin bölge var(Bu en az 15000 boltlu rotaya eşittir!)
-onlarda
çok fazla oranda iyi tırmanıcı var.
-onlar
chipping, yapay tutamak ve tutamak yapıştırmak gibi
yöntemlere yelteniyor
-tırmanış
ömürleri daha uzun. 6 yaşında 6b (VII) lider tırmanan
bir çocuk ve en az 50'nin yarısını geçmiş olan bir
adamın 7a (VIII)’lık bir rotayı zahmetsizce çıktığını
gördüm.
-bazı
bölgelerde kayanın ömrü tükenmiş; kaya kaymak, boltlar
paslı..
-boltların
kalitesi çok değişken ama genelde oldukça düşük. Bazı
boltlarsa tamamen teneke..
-bolt
araları rotayı açan kişiye ve bölgeden bölgeye
değişiyor. Genelde üçüncü bolttan sonra yere çakılma
riski yok oluyor(Emniyetçi uyumuyorsa tabii..)
-onların
rotalara verdikleri dereceler birazcık daha yumuşak.